Yüzleşme Ritüeli Olarak Sanat

Sanat tarihinde estetik değeri olana dair pek çok tartışma ve akım ortaya çıkmıştır. Bu tartışmaların bir kısmı geçerliliğini yitirmiş olmasına karşın, pek çok konuda uzlaşıya varılamadığı için günümüzde  de tartışılmaya devam etmektedir. Uzun bir süre estetiğin konusu ve ölçüsü  kutsal figürlerin, düşüncelerin temsiliyetiyle ilişkilidir. Bir yapıt ancak, kutsal bir figüre göre estetik düzlemde kendine yer açabiliyordu. Tıpkı Platon’un idealar dünyasıyla kurulabilecek bağ gibi güzel olanın özü Tanrı’ya aitken, yapıt bu öze yakınlaştığı derecede estetik değer kazanmaktadır. Bu nedenle orantı ve uyum güzelliğin temsiliyetinde önemli birer parametre olarak karşımıza çıkmaktadır.

Modern Çağda ise güzel bir nesne olarak, nesne ve değerlendiren arasında herhangi bir çıkar ilişkisi yaratmayan kişide beğeni yaratan ‘şey’ olarak ifade edilir. Burada, güzelin ölçütü beğeni olarak belirlenmekle birlikte, beğeni, eser ve değerlendirici arasındaki öznel ilişkinin herhangi bir anında ortaya çıkabilir. Ancak bir değerin kabulü her zaman toplumsal bir cemaati gerektirdiği için, güzel yargısının evrensellik iddiası her zaman söz konusu olmaktadır. Böylece, özneler ve nesneler arasındaki beğenme sanat camiası içinde ‘nesnelleştirilmeye’ çalışılır.

Bu bakımdan güzelden beklentinin halen de ‘olumlu’ düşünce, duygu ve haz yaratması olduğunu düşündüğümüzde, güzel dengeli ve uyumlu bir yaratımla ilişkilendirilmeye devam etmektedir.  Ece Nada, kendi sanat pratiğini güzel, denge ve uyum kavramlarının dışında yıkım ve yıkım sonrası yeniden yaratımda şekillendirmektedir. Nada’nın işlerine bakıldığında hasarlı ve işlevleri geçersiz hale gelmiş malzemelerin odakta olduğu bir ‘felaket’ sonrası atmosfer ile karşılaşılıyor.  Bu felaket senaryosu, Nada’nın işlerinin başlatıcısı olarak, estetiğin iyileştirici ferahlığını göz ardı etmesine neden olmaktadır. Hasar bu bağlamda Ece  Nada’nın  trajediyi aktarmasındaki başat olgu olarak yapıtlarında okunabilmektedir. Bu trajedi Nada’nın yapıtlarında kişisel nitelikler barındırmakla birlikte, toplumsal krizlerden soyutlanamamıştır.  Ancak her şeye karşın, Nada, sanat pratiğini kişisel ve toplumsal trajedilerin yüzleşilmesi gerektiği fikri üzerine oturtarak, esasında lüzumsuz görülen malzemelerin trajedisini anlamlandırarak kurucu bir sanat yapıtına çevirmektedir. Bu strateji, günümüz modern yaşamında hayatta kalma stratejisi olarak işler mi bilinmez ama, hem bireysel hem de toplumsal olarak, kendini yeniden organize eden yapılara dönüşmenin yolunu kesinkes yüzleşmedir. Yüzleşme anlam dünyasını, malzeme kullanımını ve hayal etme biçimini başkalaştıracaktır.

Ece Nada ile gerçekleştirdiğimiz röportaj çalışmasında, Nada’nın lüzumsuz görülen malzemelerin anlam dünyasına yaptığı müdahalenin esasında kendi dünyasına dönük bir müdahale olduğunu; bu müdahalenin yansımalarının uzun erimde görünürlük kazandığını bu nedenle de kişinin ve toplumun kendine uygun formu bulması için kendisiyle barışık olmasının gereğini tespit ettik.

ece-nada-a-rupture-in-the-mare-2.jpg
Ece Nada,  A Rupture  in the  Mare
2018 yılının bitimine doğru iki sergi projesinde bulunarak kanımca sanat camiasıyla daha sıkı bir bağ kurdun. Biri Kare Sanat Galerisi’nde Rafet Arslan küratörlüğünde gerçekleşen Tinsel Kuşatma kolektif sergisiydi. Diğeri de Previewarts‘ta gerçekleştirdiğin ve senin solo sergin olan The Other Wall. İki sergideki deneyimlerini alarak başlayalım mı?

Ben kendi odamda 70×100 boyutlardaki kağıtlara çalışıyordum. Yine üç boyutlu olabilecek şekilde, farklı ve alakasız denebilecek malzemeleri bir araya getiriyordum. Sonrasında atölyeye taşındım ve daha büyük boyutlu, yerleştirme odaklı işler üretmeye başladım.  Aslında bu geniş alanın keyfini ve atölyenin olanaklarını kullanmak istedim. Uzun bir süre sanat camiasının içine girmeden- sergilere gitmeden, konuşmalara katılmadan-  atölyeye kapandım. Burada kafam olan ve sezgiyle edindiklerimi uygulamaya başladım.  Bu süreçte de bir çok iş ürettim. Başından sonuna planladığım bir üretim süreci olmuyordu. Bazen malzemelerin verdikleri tepkimeler, bazen süreçte benim farklı beklentilerim ve arayışlarım üretim sürecimi de ‘gizemli bir öğrenime’ çevirdi. Bu yüzden de bir sergiyi veya projeyi odağa alarak işler üretmediğim için, çalışmalarıma dair zihinsel rahatlığa sahip oldum. Sonraki süreçlerde de sergiler için teklifler gelince  kendimden ve eserlerimden oldukça emin şekilde konuşabildim.

3rd Body

Ancak, işleri üretirken, The Other Wall ‘un  Hélène Cixous The Third Body romanıyla ilişkili olacağını hissediyordum. Roman üretim sürecimde beni oldukça fazla şekilde içine çekmişti.  Çünkü ben işlerimi üretirken kişisel deneyimlerimden, duygularımdan ve bende bıraktığı etkilerden hareket ediyorum. Kare Sanat Galerisi’ndeki Tinsel Kuşatma’dan önce de Bayan Yanı’nda gerçekleşen Bana Hikaye Anlatma sergisine, serginin temasına uygun olacak işlerimi seçerek katıldım.

charlotte
Charlotte Perkins Gilman

Bayan Yanı’ndaki “Bana Hikaye Anlatma” sergisine verdiğim işte Charlotte Perkins Gilman‘ın Yellow Wallpaper öyküsüne göndermeler bulunuyordu. Bayan Yanı’nda gerçekleşen serginin odağında ‘kadın’ teması yer alıyordu. Kare Sanat Galerisi’nde gerçekleşmiş olan Tinsel Kuşatma sergisi için küratör Rafet Arslan ile konuştuğumuzda oldukça şaşırmıştım. Çünkü, Sergi’nin konusu benim işlerimle deyim yerindeyse ‘cuk’ diye oturuyordu. Benim işlerimin içinde edebiyat her zaman bulunuyor. Bilinen bir öyküye göndermeler içermesi, kendi yazdığım bir şiiri referans almam, son olarak da The Other Wall’da doğrudan şiirin kendisinin metin olarak sergide yer alması şaşırtıcı değil.  Bu dönem işlerim aynı ruh ve düşünce evreninden beslendiği için  bir seri olarak değerlendirilebilir.

Çağımızda beden belki de en çok görünen, gösterilen, vaat edilen olgu olarak popülerleşiyor. Kare Sanat Galerisi’ndeki çalışmanda bedeni işaret etmeden beden imgesi üzerine düşündüren üslubun dikkat çekiciydi. Senin popülerleşen bedene dair görüşlerini ve senin bedeni göstermeden ifade biçiminin nedenlerini öğrenebilir miyim?

Sanat üretimimin başlangıç döneminde bir süre figürü odağa aldığım, figüratif işler ürettim. Londra’daki deneyimimden sonra soyut çalışmalara geçtim. Beden zaten, senin de dediğin gibi, çok fazla gösterilmiş ve çalışılmış bir ‘şey’ haline geldi. Kendi açımdan yeni bir şey üretme imkânı göremiyorum. Ancak bedenin içinde olup bitene, sahip olduğu izlere dair oldukça fazla merak duyuyorum. Bir başkasına bakabilmek şöyle dursun, insanın kendisine bakabilmesi, sahiden bakabilmesi esaslı iş aslında. Kişisel ve toplumsal düzeyde hoşumuza gitmeyen, negatif, sorunlu şeylerle ilgili “yokmuş gibi davranmak”, “önemsememek”, “üstünü kapatıvermek” ve “devam etmek” en sık yapılan şeyler arasında. Modern zamanlarda bu telaşın ve rekabetin, zamansızlığın orta yerinde; insanın cesaret edip en başta kendi içine, dokularına inecek kadar yakınlaşıp bakabilmesi, bunun için kendi kendisine izin verebilmesi çok zor. Elbette bu denli yakından bakmanın korkutucu bir yanı var, bu denli yakından bakıldığında insanın karşısına ne çıkacağından emin olunamıyor. Ortaya çıkacak olan manzara dehşet verici de olabilir. Ayın karanlık yüzü, yırtılmalar, ortamda vahşet var. İşlerimin beden ile bağlantısı esasından, yoğun şekilde kullandığım kırmızıyla ilgili olabilir. Kırmızı, ilk bakışta sanatseverlerde kanı anımsatıyor. Bu işleri düşündüğümüzde hatalı bir benzeştirme de değil.

yellowwallpaper-e1560070315304.jpg
Ece Nada, Yellow Wallpaper
 
Bedeni sadece  insan ile ilişkilendirmediğimizde oldukça geniş bir anlam dünyası ile karşılaşıyoruz. Mesela beden, bir şehrin yüzü olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu bağlamda da karşılaşma alanlarından biri olarak düşündüğümüzde, bedeni yeniden anlamlandırmak için ne gerekiyor?

Az önce de dediğim gibi beden artık sadece figüratif bir yorumsamayla yetinemez.  Bedene dair benim çok sevdiğim Egon Schiele‘nin tasvirine baktığınızda orada bir sıkıntı olduğunu görürsünüz. Absürt bir pozisyon ve acayip renkleri birlikte kullanmıştır. Bir noktada bu huzursuzluk ve vahşet sahnesi çok fazla olmuş olabilir. Ancak daha içe bakıldığı zaman ben bedenle bağlantı kurmaya başlıyorum. Bunun daha şiirsel ve büyüleyici olduğunu düşünüyorum.

 
The Other Wall tek odada gerçekleşmesi bakımından oldukça ilginç bir sergiydi. Gerçek anlamda tek odalık bir galeriydi Previewarts. Sanatçılar genel olarak geniş alanlarda sergiler yapmayı tercih ediyor. Bu mekan tercihini sergiyle bağlantılı olarak aktarabilir misin? 

Aslında yaklaşık iki yıldır dar bir  alanda sergi yapma planım vardı. The Other Wall Sergisi’ni gerçekleştirmeme karşın bu hevesim tükenmiş değil. İnsanların zorlukla hareket edebileceği bir yere ihtiyaç duyuyordum. Çünkü, işlerim ‘tiyatral enstalasyon’ olarak nitelendirebileceğim bir düzlemde yer alıyor; sergide ben bir sahne hazırlıyorum ve  sanatsever bu sahneye girdiğinde ya da yapıtlarla karşılaştığında tiyatral enstalasyona dahil oluyor. Yani, aslında maruz kalınan (ve üretim esnasında da  sanatçı olarak benim yaptıklarıma maruz kalmış olan) işler ya da sahneler var burada. Seyircinin aktif hale gelişi ise tetiklenen hisleridir: İşlere baktıklarında kendilerinden bir şeyleri hatırlayıvermelerini, illaki anlam vermeleri değil hissetmeleri esas aslında.

The Other Wall sergisinde sıkışmış, hareket edilemez bir alanda duyulan iç daralmasını ve huzursuzluğu yaratmak istedim. Elbette geniş mekânlarda da bu türden huzursuzluğu yaratabilmek mümkün, ancak ben aynı zamanda bu dar alanı da deneyimletmek istedim. Çıkışı bilmekle birlikte çıkışa çok da hızlı şekilde ulaşamadığı anda sanatseverler, yapıtlarla daha güçlü bir bağ kurabiliyor. Yapıtların  düzeni de istediğim ‘sıkışık alanı’ yaratmak  için elimi güçlendirdi.  Özellikle arka tarafı bu bağlamda özenle hazırladım diyebilirim. Previewarts’ı bir arkadaşım aracılığıyla buldum. Mekânın, apartmanda bir oda olması beni oldukça heyecanlandırmıştı. Normal şartlarda orası, mesela, bir yatak odası olabilirdi. Yatak odası evin bütünü düşünüldüğünde diğer odalara göre cinselliği daha çok çağrıştıran bir alan. Cinsellik, beden konusu üzerinde çalışan herkes için temel olgulardan biri olduğundan benim açımdan da ilgi çekiciydi. Sergiyi gözlemleyen sanatsever, klasik anlamda bir galeride değil, bir evin içindeyken yönlendirildiği odaya girdiğinde burada neler olduğunu merak edecektir. Dağınık, parçalanmış, kaoti ve lekeli bir beyaz odanın içindedir, çünkü. Bu bağlamda benim yapıtlarım ile oldukça uyumlu bir atmosfer yakalandığını düşünüyorum.  Ayrıca alternatif mekanda sergi yapma tecrübem de oldu: Bayan Yanı Cafe’de yer aldığım sergi kafenin üst katında gerçekleşti. İstanbul’daki ilk sergimi de Hush Hostelde gerçekleştirdim.  İnsanların yemek yedikleri ve dinlendikleri alanlarda resimlerimi ve dış mekânda da enstalasyonlarımı (The Void & Me: Happily Ever After) sergilemiştim. Alternatif mekânlarda çok rahat ediyorum. Hem mekânı hem de kendimi esnetebiliyorum. Kaldı ki insanların ummadıkları bir yerde sanat eserleriyle karşılaşmasında verdikleri tepkileri bir sanatçı olarak topluyorum. Çünkü, bir galerideki karşılaşmada sanatsever bir yapıt göreceğini bilerek geliyor. Bu bakımdan da  konuşmaya başladığında da savunmalar hazırlanmış oluyor. Ancak alternatif mekânlarda çok daha net ve samimi bir iletişim söz konusu. Bu nedenle alternatif mekânlarda imkân oldukça sergi yapmaya devam edeceğim, bu sayede sanat eserine hazır olmayan bir kitle ile de iletişime geçebiliyorum.

 
Theotherwall
The Other Wall (Bir Kesit)
 
The Other Wall son sergin olması bakımından sanırım bir kaç soruyu daha hak ediyor. Bu sergide atık malzemeleri kullanarak işler ürettin. Atık malzemeleri kullanmanın fiziksel ve düşünsel kaynaklarını paylaşabilir misin?

Ben bunlara atık değil, lüzumsuz görülen malzemeler diyorum. Yarattığım enstalasyonları yoğunlukla lüzumsuz görülen malzemeleri kullanarak yarattım. Londra’daki işlerim de böyleydi, son olarak The Other Wall Sergisi’ndeki yapıtlarımda da bu tür malzemeleri kullandım. Benim için onlar, başka ‘şeyler’ olabilecek  potansiyelleri varken bazı kişilerin hayatında fazlalık olmalarının getirdiği acınası bir öykünün parçası.  Onların neden çöpte olduklarını  sorgulayarak başlattığım ve sonrasında yapıta dönüştüğü evreye kadar malzemenin kendisiyle ve kendimle mücadele ettiğim bir süreç yaşıyorum. Lüzumsuz görülen malzemeye uyguladığım teknikler her zaman tek seferde başarıya ulaşmıyor elbette. Bu anlarda hem ben hem de malzeme geriliyor. Bu anlarda onları parçaladığım, fırlattığım oluyor. Ama çoğu kez malzemeyi tanımaya çalışıyorum.  Sonuçta tatmin olduğum noktada yapıta dönüşüyor. Kimilerin gözden çıkardığı, çöpteyken umurunda olmadığı ancak, bir galeri mekânında ya da bir dekorasyon mağazasında gördüklerinde beğendikleri bu malzemeleri birer yapıta çeviriyor olabilmek, bana oldukça anlamlı geliyor. Her şey  esasında biz anlam verene kadar hiç. Ben de kişilerin hiçleştirdiği bu malzemelere bir anlam katmaya çalışıyorum.

 

Senin çöpe dönüşmüş bu eşyalara yeni bir öykü verdiğini düşünüyorum. Bu öyküyü aktarabilir misin?

İnsanlar için bu malzemeler işlevini yitirdiğinde çöp olarak evin dışına  atılıyor. Ancak onlardan çöp olarak bahsetmek esasında onların anlamının dönüşmesiyle ilgili. Ben kendim onlara yeni anlamı ve öyküyü eskisinden kopartarak değil, geçmişiyle  yüzleşerek veriyorum. Tüketim nesnesi olarak  anlamları ve işlevi tükenmiş de olsa, bir sanat eseri olarak anlamı ve işlevi dönüşmüş durumdadır. Bu süreç benim için bir çocuğu evlat edinmek gibi geliyor.  Bu davranış tarzı  sadece nesnelere dönük  değil. Artık insanlar birbirlerine işlevsel ve işlevselliği süresince anlam yüklenen ‘ötekiler’ olarak bakıyorlar.  Bir anda kurulan ve bir anda kesilen iletişimler giderek çevremizi sarıyor. Çöpe dönen ilişkiler dijital evraklarımız gibi  silinmiyor ne yazık ki.

 
Theotherwall (8)
The Other Wall (Bir Kesit)
 
The Other Wall Sergisi beyaz duvarları, aydınlık ortamı ve kırmızının baskınlığıyla  tekinsiz bir mekânı hatta ‘cinnet odasını’ anımsatıyordu. ‘Toplumsal psikolojimiz’ hakkında değerlendirmelerini alabilir miyim? 

Açıkçası işlerim bugüne dek her zaman kişisel bir öyküyle başlamıştır ve daha bireysel olmuştur. Kişisel tecrübelerimin çözümlenmesi ya da kendime dair bir şeylerin ortaya çıkışında yazılar (düşünce akışıyla mantık gözetmeden yazıverdiğim kendi yazılarım ya da başkalarının yazdıkları) yardımcı oldular bana. İşlerimdeki yazılar özellikle okunamaz hale getirilmiş halde çünkü hem kamuya açmak istemeyeceğim kadar özel şeyler hem de okunabilir halde olmaları amacıma aykırı olurdu. Çünkü, en nihayetinde benim aklımda, ruhumda olan  meseleler bunlar.  Sergiye yönelirsek, orada tek kişilik bir cinnetten bahsedebiliriz belki. Yarı kurgusal diyebileceğim bu kişinin yaşadığı şeylerle birlikte aldığı hasarın ruhundaki, kalbindeki ve bedenindeki izlerinin bileşkesi bu oda. Bir takım hasarlar sonucu ortaya çıkan ruhsal ve fiziksel patlamaların sonucunda biçimlenmiş bir oda atmosferi söz konusu. Oda kavramı kişinin içine kapandığı özel alanları içermektedir.  Kamusal alanlardaki gündelik koşuşturmalardan sonra yatak odası, kişinin kendisini dinlediği, kendisini sorguya çektiği, günün muhasebesini yaptığı  bir yer olduğundan artık kendi duygusuyla ve düşüncesiyle baş başadır. Herkesin de deneyimlediği gibi bu anlarda düşüncelerin akışına engel olunamaz, kişilerin kendilerini gevşettiği bir yer olarak yatak odası güven temsil eden bir mekânı imliyor.

 

İmge ve algı çağdaş sanatçının meselesini aktarırken kullandığı önemli repertuvarlar. Sen, eserlerinde imgeyi ve algı biçimlerini hangi bağlamlarda değerlendiriyorsun?

İmgeleri oluştururken ve kullanırken her zaman  anlam, form ve malzeme olarak Farklı ya da “otantik” diyebileceğim, bana özgü ne katabilirim, nasıl bir etkide bulunabilirim diye düşünüyorum.  Herkes farklı biçim ve şiddetlerde yaşam içinde mücadele ediyor. Mücadele bir süreç ve bu süreç içinde  gerilmeler, daralmalar, sevinçler, rahatlamalar söz konusu. Ben de bu değişik ruh hallerini yansıtmayı kendi adıma gerekli görüyorum. Çünkü, genel olarak yaşamın kriz anları olarak tarif edilen bu anlarının diğer insanlardan sakınılması öngörülüyor. Doğru olanın kişisel alanda yaşanıp bitmesi olarak görülüyor, oysa ki ben bir sanatçı olarak toplumsal olan kadar bireysel olanı da görünür kılmayı hedefliyorum. Kaybetmemek adına kendimizi, kusurlarımızı görmezden gelmeyi alışkanlık haline getirip  yüzleşmekten kaçınmanın nedeni olarak da görünürlük sorunsalında görüyorum. Yüzleşme anı çok da keyif verici bir an değil kesinlikle. Ben de işlerimde sanatseverleri bu yüzleşme anlarına davet etmeye çalışıyorum.  Felsefe tarihinin başından beri gündemde olan ‘insanın’ anlam arayışı kişisel ve toplumsal kriz anlarında form kazanır. En nihayetinde sonlu bir ömürde sonsuz meselelerle uğraşan insanlıktan bahsediyoruz. İnsanın kurucu ve yıkıcı yaratıcılığı bir arada olabilir. Ben cinselliğin tüketen formunu yıkmaya, lüzumsuz malzemeleri parçalamaya veya birleştirmeye çalışırken esasında cinselliğe, lüzumsuz görülen malzemelere yeni ve samimiyet içeren anlamlar kazandırmaya çalışıyorum. Bu nedenledir ki, bazı malzemeleri parçaladığım, onları yaktığım ve onlarla tekrar tekrar mücadele ettiğim günlerde kendimi rahatlamış, iç enerjimi yükseltmiş hissediyorum.

atelier (2)

 
Kurumsallaşmış sanat kurumları haricinde sanatçıların yapıtlarını sanat kamusuna sunabileceği bir formül var mı sence? 

Londra’daki sanatçı rezidansı/ağırlama  deneyimimde diğer sanatçılarla sanata ve sanat üretimine dair gerçekleştirdiğimiz sohbetlerde alternatif mekânlara dair konuşurken bir sanatçı işlerini kamusal tuvaletlere (dış mekanlarda kulübe gibi görünen o tuvaletlerden birine) yerleştirdiğini söylemişti. Bu mekân değil ama bu mekân özelinde her türlü mekânı kullanabileceğimi düşünmek beni heyecanlandırıyor. Önemli olan mekân ile işin örtüşmesi, çünkü, mekânı göz ardı ederek, özellikle enstalasyon, yapıt üretmek bu bağlamda anlamsızlaşabiliyor. Türkiye özelinde bu türden imkanların artmasını diliyorum, ancak, daha yapıtın günü tamamlayacağından, mesela çalınmayacağından, zarar görmeyeceğinden, emin olmak durumundayız. Bunu farklı pratiklerle aşabiliriz, günlük sergiler, atölye sergileri vb. Sanatçı yapıtlarının görünürlüğüyle ne kadar az ilgilenirse o denli özgür olur. Çünkü galeride olmak sanat yapıtına tek başına bir değer vermez.

 
Sen Çağdaş sanatın ulusal ve uluslararası mevcut konumunu sosyal, ekonomik ve kültürel açılardan nasıl değerlendiriyorsun?

Öncelikle alternatif mekânlarda sergi  yapabilmek, yurt dışında  çok daha elverişli ve olası.  Berlin’de bir sanat okulunda gerçekleşen bir sergiyi görme imkânım  oldu. Sergiyi gezerken, bir perdeyi aralayıp bakındığımda orayı ilk başta tuvalet sanıp girmemiştim.  Tekrar açıp baktığımda aslında oranın da sergiye dahil olduğunu anladım. Ben  hostelde veya bir evin odasında sergi yapmaya karar verdiğimde projelerimi dinleyenlerin çoğu  bana alternatif mekânların zorluğunu anlattılar.  Ayrıca, burada alternatif mekânda sergi yaptığımızda duyurma konusunda da ciddi sorunlar yaşanabiliyor. Bu iletişim meselesinde sanat camiasının niteliği de önemli. Berlin’de ve Londra’da sanatseverler sanat etkinlikleri konusunda çok daha ilgili ve bilinçli. Bu da  alternatif etkinliklerin duyurulmasını kolaylaştırıyor. Buradaki en büyük fark,  Türkiye’deki sanat aktörlerinin refah seviyesinin Avrupa’nın çok gerisinde olmasında yatıyor.  Günü atlatmaya çalışan sanat camiasının kabul gören mekânlarda yapıtlarının sergilenmesi normal oluyor ne yazık ki.

 
When You Woke Up (Ece Nada)
When you woke up
to scream
it was right there,
waiting
-for youThe wetness
long gone, cold.
-Open your eyesThere it is,
the trembling red.
Too long you waited
-for the night of a midsummerand now
there is nobody
but you
and this wall,
smiling for a piece of nothing.
Theotherwall (4)
The Other Wall (Bir Kesit)
Gelecek planlarından bahseder misin?

Ben yine kendi hikayemin peşinde koşmaya devam edeceğim. Çalışmalarımda kendi ürettiğim romanlardan, şiirlerden ve metinlerden parçalar kullanmaya devam edeceğim. Bitmeye yakın diyebileceğim, kendi yazdığım kısa öykülerden birini enstalasyona uyarladığım bir proje var. Ayrıca 2019 yazında özellikle yoğun olarak üretim ve araştırma yaptığım ve yapmaya devam edeceğim bir başka proje var. Bunun dışında enstalasyonun farklı kullanımlarına yönelmeye düşünüyorum: Mesela daha önce hiç girişmediğim ses entalasyonu bu türlerden biri. Ayrıca  video art projeler düşünüyorum. Benim işlerimde yoğun bir öykü bulunuyor, bu öyküyü videonun olanaklarıyla sergilemeyi amaçlıyorum.

 
 
Kişisel bir kaç sorum olacak. Okuyucular için kendini kısaca tanıtabilir misin?

Tabii, İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudum. Üniversite zamanında da çizimler yapıp kurgusal metinler yazıyordum. Ben her halükarda kültür, sanat üretiminin içinde olacağımı düşünüyordum. Sonra dört yıl boyunca kendi adıma harika bir eğitim aldım. Benim için ilham verici bir dönem olduğunu söyleyebilirim. Üniversitenin üçüncü yılında Erasmus öğrenci değişimiyle İtalya’ya gittim. Kişisel olarak da zor bir dönemdi benim için, depresyona girmiştim. Bu depresyon sürecinde bulabildiğim her şeyi okuyup yüzlerce çizim yapıp durmadan yazdım. İtalya’nın minicik bir şehrindeydim, Venedik, Floransa, Roma gibi turistik şehirleri gelmesin aklına, özellikle kışın kimsecikler yoktu. Ben de ruh halimin etkisiyle iyice izole olmuş halde geçirdim bu süreci. İtalya’daki eğitimim bitmeye yakın, Türkiye’ye bu ruh haliyle dönmemeye karar verdim. Floransa’da bir resim kursuna kayıt yaptırdım. O güne kadar sadece çizim yapan benim için, boyalara alışmak oldukça zordu. Ama işlerimde boyaya ihtiyaç duymaya başladığım bir dönemdeydim. Kursta öncelikle daha önce yaptığım çizimleri resimlere dönüştürmeye başladım. Bu süreçte sanatçının kişisel özelliğinin esere yansıdığına dair bir örnek verebilirim.  Ben sabırsız ve çok hızlı çalışan biri olduğum için, resimlerimde yağlı boyadan çok akrilik boya kullanmanın yerinde olduğuna karar verdim. Sonraki süreçte figüratif resimler yapmaya başladım. Mezun olduktan sonra edebiyatla ilişkimi korudum, yazmaya devam ettim ama sanırım yazı yetmedi. Renklere, şekillere ihtiyacım vardı. Londra’daki Slade School of Fine Art‘a  portfölyomu gönderdim. Değerlendirmeleri sonucunda oradaki bir kursa kabul alıp Londra’da üç hafta kaldım. Benim için oldukça zorlu bir dönemdi. Figüratif çalışmalar yaparken beni soyut sanat ve enstalasyona doğru yönlendirdiler. Oysa ki ben öncelikle figüratif resimde kalmaya  direndiğim için, mesafeli yaklaştım. Desen çizmeye, tekrarlar yapmaya, renklendirmeye  başladım.  Üç hafta sonra gerçekleşen sergide ilk enstalasyon çalışmamı ürettim. Bu ilk enstalasyon çalışmamda da Edip Cansever’in şiirini kullandım. Deri parçalarına benzetmeye çalıştığım kağıtlarla ürettiğim ve beden temasını işlediğim bir çalışmaydı.  Türkiye’ye döndüğümde hem düşünsel zeminim hem de sanat odağım dönüşmüştü.  2017 yılında da davet edildiğim bir sanatçı rezidansı/ağırlama  çalışmasına katıldım ve enstalasyon çalışmalarıma devam ettim.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s