Kadının Gölge Coğrafyası

Kadının Gölge Coğrafyası: Görkem Dikel Söyleşisi

Sanat tarihinin önemli kavramlarından biri olan gölgeyi, Görkem Dikel ile konuştuk. Buluşmamızın dökümü olan Kadının Gölge Coğrafyası‘nda Dikel ile eserlerini, sanat anlayışını ve güncel sanat kamusunun hâlini ortaya sermeye çalıştık. Bu söyleşide, kaçınılmaz olarak gölgenin aslı olan insanı, kenti ve kent yaşamında birer gölge gibi hareket eden kadınlara yoğunlaştık. Gölge, kimi açılardan bireyin ve kitlenin ‘olumsuz’ yanlarını ifade eden nitelikler barındırmakla birlikte, özellikle şeffaflaşma çağında iktidarın kontrol edemediği ‘şey’ olarak hükümranları ürkütmektedir.

hidir roportaj gorseli 06.JPG
Görkem Dikel

Seninle ilk karşılaşmamız Merkur Galeri’de gerçekleşen Karmaşık Düzlem Sergisi’ydi. Aslında yüz yüze bir tanışma değil, işler üzerinden bir buluşma olduğunu söylemek gerek. Sonrasında sen art arda farklı kolektif sergilerin içinde bulundun. Bu son süreci biraz aktarır mısın? Sergilerin oluşum süreci nasıl oluyor?

Evet, seninle Karmaşık Düzlem sergisinin bir söyleşisinde tanışmıştık. Bugüne kadar bazı sanatçı kolektifleri içinde bulunduğum doğrudur. Bu kolektiflerle sanatçılar arasında sohbet ve fikir alışverişini körükleyecek ortamlar yaratarak atölyelere dikkat çekmeyi amaçladık. Kürasyonu ortak yürüttüğümüz bu projelerde sergi yazısı, PR gibi konuları üstlendim. Şimdilerde atölye taşınması, yüksek lisans tezim, Gölge Seri’m sebebiyle daha çok üretime ve yazıya odaklı bir dönem geçiriyorum. Pek fazla gezmiyorum.

Kolektif- inisiyatif sergilerinde sanatçı spektrumundan tut, görev paylaşımına kadar bir çok konuda bir çok şey öğreniyorsun. Burada satış amaçlı sergilerden ziyade daha ziyade Sanat- İçin- Sanat’ın var olduğu, tabi ki koleksiyoner odaklı olmayan, samimi ve organik bir yapı amaçlıyorduk. Zaten koleksiyonerlere ulaştığım çeşitli online platformlar var iken, ikisini pek karıştırmak istemedim açıkçası, katılan diğer arkadaşların fikirleri tabi çeşitlilik gösterebilir.

 

hidir roportaj gorseli 04

Sanat alanında kimi konular ve temalar popülerleşiyor. Sanat kurumlarının ilgilerinin popüler konular ile bağlantılı olarak, sanatçılara yaklaştığını söylemek mümkün mü?

Popüler temalar can yakan bir konu. Çoğunluk demokrasisinin azınlık haklarını göz ardı etmesi gibi bir şey… Bazı alt başlıklarıyla oldukça popüler olan cinsiyet, dil, din, ırk konularının sanatın objektifine daha sık girmesi çok doğal, lâkin sanatta trendlerin pompalanması, istenmeyen bir hiyerarşi oluşturuyor: Sanki trend olan konular diğerlerine göre çok daha önemliler ve başka konularla ilgilenmek boşa kürek çekmekmiş gibi aktarılıyor. Herkesin ayrı derdi var, memlekette herkes aynı ortak dertleri paylaştığını düşünmüyorum. Ben bu aralar gündelik hayat ile ilgileniyorsam, günümüz siyaseti ile ilgili bir sergiye konur bir kenarda dursun diye tutup da o konuda iş yapamam. Ancak içimden gelirse yapıyorum. Piyasa feci şekilde popüler bir konunun veya temanın peşinde koşuyor diye tutup da kameramı oraya çeviremiyorum.

 

Kurumsallaşmış sanat kurumları haricinde sanatçıların yapıtlarını sanat kamusuna sunabileceği bir formül var mı sence?

İnisiyatifler, internet, atölyeler fiziksel ve çevrimdışı formüller oluşturuyorlar. Lakin sanat izleyicisi yönlenmeye, yöneltilmeye ihtiyaç duyulan bir izleyici kitlesi olduğundan, alışılan, güvenilen bir figür tarafından kendisine sunulmayan üretimlerle iletişime geçmeye pek hevesli değil.

 

Sanatseverlerdeki bu güvensizliğin kaynağını nasıl tarif ediyorsun? Eksik olan sanatseverin bilgisi mi, alternatif kanalların kendini duyurma olanaksızlığı mı yoksa sanatseverlerin de sanatçılar ve galeriler gibi popüler konulara, yapıtlara yönelme kaygılarından mı kaynaklandığını düşünüyorsun?

Toplum olarak sanatla doğrudan bağ kuramıyoruz, sanatı hayatımızda konumlandıramıyor, onu hayatımızla ilişkilendirmeyi öğrenemiyoruz. Sanat sever diyoruz, halbuki sanat ille sevilmesi gereken bir şey de değildir… Sanatla sevgiden başka bağlar da kurabiliriz. İlgi, merak, şüphe, nefret, değişik algı durumları… 

Alternatif kanalların kendini duyurabilme kapasitesinin darlığından dolayı da değil bu güvensizlik. İnisiyatifler yahut bireyler reklam bütçesi ayırıp kendileri reklam dahi verseler, yedi düvele de duyursalar, sanat izleyicisinin bildiği, tanıdığı figürler yapmıyorsa bu reklamı, ilgi uyandırmak isterken ilgiyi soğutabiliyor da. Galeriler ve art dealer’lar da maddi kaygılar güderek tabi ki popüler konuların peşinden giden sanatçıları öne çıkarıyorlar. 

İyi çalışan galerilerin sanat piyasasındaki rolü yadsınamaz. Lakin ülkemizin bazı galericileri genelde resmi asıp beklerler. Bu tür galerilerin PR ile uğraştığı da yok. Kâr amacı gütmeyen galerilerden apayrı bir klasman bu. Bunlardan bir kısmı satış, pr, pazar mevzularını bilmediği için böyleler. Sanatçının halihazırdaki kontaktlarından faydalanmaya çalışıyorlar, sanatçıdan galeriye koleksiyoner vs getirmesini bekliyorlar. Böyle galerilerin komisyon oranlarını oldukça aşağı çekmeleri yerinde olur. Diğer bir kısmı ise, kurucusunun galeriden gelen gelire ihtiyacı olmadığı için, orayı sanatı yaymak veya çokça da prestij için yürüttüğü galerilerdir. Ama bilmez ki, sanatçı, adı üstünde, -çı ekinden dolayı, kendisi gibi değildir, satış beklentisi içindedir. Sanatçı milleti de duyarlıdır, falandır filandır ama dayanışma yapalım da bize yapılan haksızlıkları önleyelim diyenini az gördüm. Dişiyle tırnağıyla çabalayarak, kimsenin kıyağı olmadan hayatının düzenini ve sanat kariyerini kurmuştur, çok fazla parazit istemez. 

hidir roportaj gorseli 03

Kırılmış fon önünde dolaşan kadınlar, son yıllarda sanat dünyasının da gündemine yerleşen modern yaşamın canlı, renkli ve huzur veren imgelerinin aksine parçalanmış halleriyle karşımızdalar. Ancak burada bir ajitasyondan çok mevcut durumdan memnun kadınlar görüyoruz. Özellikle, kadınları ve AVMleri odağa aldığın işlerini düşününce modernite ve kadınlar üzerinden değerlendirmelerini alabilir miyim?

Bu yaklaşımımın kökenleri 2013 civarında yaptığım Günışığı Kilisesi (Sunlight Church)’te yatıyor. Burada geçmişin kalıntıları olan Romanesk bir kilisenin yıkıntıları önündeki su birikintisinde fütursuzca eğlenen Ibiza kaçkınlarını resmetmiştim. Geçmişin ciddiyetini hiçe sayan  gençler temasından da öte, yeni gelen yüzyılı yaşamaya, anlamlandırmaya çalışmak, yeniyi kucaklayarak yeniyi yaratmak, antipatiden uzaklaşarak euforiayı yakalamak vardı. Euforia iki uçlu bir duygu, yani coşku dediğimiz şey sillesiyle enerji açığa çıkarırken, o enerjiyi hızla tüketme açlığı da tükenmişliği getiriverir önümüze. Günümüzde uçsuz bucaksız alanlara kurulan elektronik müzik festivalleri, beach partyler, gece kulüpleri, antik Roma’nın Bacchus ayinlerinden oldukça farksız. Günışığı Kilisesi’nde de, Bir Hobi Olarak Alışveriş Serisi‘nde de, henüz ne olup bittiğini sorgulama kısmına bile geçememişliğin ablak dalgınlığı var.

Etrafında yıkılan, dönüşen mekanın, pasajların, avm’lerin farkında olmayan, kendini Black Friday’de olduğu gibi alışveriş hobilerine kaptıran insanları o dalgınlıklarıyla resmetmeyi seviyorum. Onları bu tatlı uykularından ve anlık euforialarından dolayı suçlamak elimde değil. Sadece etrafları dönüşürken onlar da dönüşecekler, bunu göstermek istiyorum. Bir çekirdek etrafında koza gibi örülen organik çarşıların ve esnaf merkezlerinin avm formuna dekode edilmesi bazı veri kayıplarına yol açacaktır. Orada şehrin çarşısını suni olarak her üç km’de bir, kapalı bir kompleks halinde inşa ediyor olabilirler ama peki ya İpekyolu’ndan, Kapalıçarşı’dan, hanlardan ve kervansaraylardan bugüne uzanan ticaret kültüründen bir dokunuş taşıyacak mı? Film platolarında dekorlar yapılırken çok yeni, tertemiz dekorları kirletip eskitirler çünkü bu pastadan ev gibi olan temiz dekorlar hiçbir yaşanmışlık içermezler.

 

Kadınların modern yaşamda farklı iktidar güçleri tarafından sürekli ‘biçimlendirildiğini’ düşünürsek, gerçekten de kadınların kendilerine has gölgeleri oluşabiliyor mu?

Bu soruyu, Clarissa Pinkola Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabından yola çıkarak yanıtlamamak elde değil. Bu kadın, masalları kuşaktan kuşağa aktaran bir hikaye anlatıcısı (cuentista), dolayısıyla hikayeleri ilk ağızdan biliyor, ona büyük ninelerinden aktarılmış. Ve bu hikayeleri Jungcu psikanaliz ile birleştirmiş. Yüzyıllar boyu güçleri bastırılmış, özellikleri yanlış yorumlanmış, ayıplarla yasaklarla benliği, gücü örselenmiş olan kadınlarla ilgili masalların anlam ve motifleri bile çarpıtmalara uğramış. Toplumun böyle şekillenmesinden çok önceleri, kadınlar daha özgürdü ve hayat doğurma gücünün, yaşam-ölüm-yaşam döngüsünün, doğayla bağının, mevsimlerin, döngülerin daha da bilincindeydi. Ve de en önemlisi tıpkı kurtlar gibi, yırtıcı figürleri tespit edebilme yetisi daha keskindi. Bu ilksel kadın tipi Vahşi Kadın (La Mujer Salvaje), Kurtkadın (La Loba ) olarak tarif ediliyor. 

Kadınların gölgeleri o kadar bastırılmış ki, kadınlar zaten erkekler tarafından cezalandırılmadan evvel kendi kendini cezalandıran bir konuma gelmiş. İslam ile yönetilen toplumlarda kadınlar korku ile baskı altında tutulurken, laik batı toplumlarda kadın bu kez de başka türlü bir manipülasyona uğruyor, bunu hepimiz biliyoruz. 1968 devrimiyle gelen cinsel özgürlük hareketiyle kadının hisleri, istekleri erozyona uğratılarak manipülasyonlara bahane ediliyor. Sanki erkekler çok özgür yaşamak istiyorlar da kadınlar onları hapsetmek istiyor gibi bir haller takınıyorlar. Kadınlar özgür yaşamayı, özgürlüğün tadını çıkarmayı bilir. Yaşam kalitesi ve tat alma duyuları daha gelişkindir. Kadının tek beklentisi ilişkide erkeğin başında da sonunda da aynı sinyalleri vermesidir! Ama erkekler genelde dürüst olmamayı ve karışık sinyaller vermeyi seçer. Bu şekilde kadınlar manipüle edilir. Halbuki dese ki, ben aslında seni “istemiyorum”, kadın bir dakika durmaz. Sonra şaşsın kalsın bakalım kendisini hapsetmek isteyen kimmiş…

Ülkede ve dünyada modernizmin de, postmodernizmin de, din rejimlerinde de kabak hep kadının başına patlıyor. Bu yüzden hemcinslerim yırtıcıları tespit etmede bir kurt kadar, La Loba kadar keskin duyulara sahip olmalı. Kadın olmak öğrenilir, ya da kadın olmak Vahşi Kadın’ın rehberliğinde “hatırlanır”. Biz kadınlar, bir şeye kızdığımızda, bir yanlışı sezdiğimizde, üzüldüğümüzde sebebi kendi içimizde dibine artık ulaşamadığımız bir çuvalda duruyor. O cevabı bulamayınca suçu kendimizde arar olduk. O çuval kolektif bilinçaltı… Vahşi Kadın’ın her kadını ömrü boyunca izlediği düşünülür. Kendisinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, ona erginlenmenin derslerini bir bir sunmaya çalışır… Ne kadar uzaksan dersler o kadar ağır oluyor tabi. Farkına varmadığı arzularının, amaçlarının ne olduğunu bir gün sarsıcı olaylarla Vahşi Kadın mutlaka öğretiyor. Benliğini eriterek bulunduğu özverileri, kendini kendi yapan özelliklerini hiçe sayışları bir bir karşısına dikilip hesap soruyor her kadına… İçindeki Vahşi Kadın’ın gölgesinden, soluğundan uzaklaşmadıysan da onun bilge ruhu kadınları hep destekler diye düşünüyorum

reszIMG_7837

Gölge farklı yorumlara karşın, insanın evcilleştirilmemiş niteliklerini gizlediği bir araç.  Modernite ise en başından beri insandan başlayarak doğanın ve evrenin evcilleştirilmesini temellendirmiştir. Gölgeyi sen nasıl düşünüyorsun?

Gölgeyi, boyutların birbiri arasındaki etkileşimi olarak gözlemledim. Üç boyutun iki boyut üzerine yansıdığı an. Bu yansıma yassı bir biçim. Bu yassılık belki de Clement Greenberg‘in modernist resimden beklediği yassılığını çağrıştırıyor. Ona göre, iki boyut taşıyan resim iki boyutlu olarak davranmalı, üç boyut yanılsamasıyla ilgilenmemeli.

Benim yaptığım gölgeler, çoğunlukla kendi gölgelerim. Gölgeler, cisimlerin güneş tarafından oyulan değişken ve portatif baskıresimleridir. Gölge serimde kendi gölgemi çizdiğim  anımı tuvale hapsediyorum. Gölgebaskı (!) yapıyorum. Soyut dışavurumcu resimler sanatçının resim yapma sürecini tuvale kaydederlerdi. Gölge resimlerim ise, iki boyutlu yüzey bir plak gibi, bir teyp bandı gibi gölgemi ve resim yapma  sürecimi kaydediyor.

Bu gölgeler içsel manzaralara bir anahtar deliği görevi görüyorlar. Gölgeyi düşünmezden evvel, gölgeyi “düşürüyoruz” Ben gündelik hayata davetsiz misafir olmuş bazı kozmik manzaralar resmederken, bu manzaralara hep gölgem düşüyordu. Bir gün kendi gölgemi tuvale çizdim.

 

Her gerçeklik kendisinde bir yanılsamayı barındırmaktadır. Bu bakımdan, gölgenin modern olmayan kimliklerimiz olduğunu hakkında düşüncelerini alabilir miyim?

Son iki yüzyılla hiç mi hiç barışamamış, her şeyin arketipinin gizlendiği, korkuların, kaygıların, çocukça umutların serbest dolaştığı yere açılan bir portaldır gölge. Bir cisim düşünün, bir yanına ışık vuruyor, diğer tarafına ise ışık hiç geçmiyor. İnsanlar ışık eleğidir. Dünyanın karanlık tarafını kovalarsanız hep gecede kalmanız, kriminal bir dünyada yaşamanız mümkün.

2974646-LZKWMFED-6
Görkem Dikel, Fire Walk With Him, 2017

Gündelik hayat irdelenmesi gereken bir konu. Alışkanlıklar, rutinler, varsayımlar, planlar, algı…Tüm bilimlerin uygulama alanını ve felsefenin düşünme alanını oluşturan gündelik hayatı işlerime sık sık taşıyorum. Yüksek bilimin irdelediği kozmik konuları, bilim-kurgu olaylarını gündelik hayata davetsiz misafir olarak resmediyorum. “Fire Walk With Him” buna bir örnek.

Belki de insanın gündelik hayat algısının, onunla kurduğu şaşırtmayan, güven dolu ve tozlanmış ilişkisini değiştirmesi lazım. İnsan bencildir. İnsan bencilliği empatisine bile renk değiştirtir. Duyarlılık, yardımseverlik, dayanışma, şefkat gibi özellikler insani addedilmekle beraber, insanın önünde birisi mezalime uğrasa kılını kıpırdatmaz. Ona hiçbir elle tutulur şey vadetmeyen gündelik hayat rutininde bir perde bile kımıldatmak istemez. Kaybedecek hiçbir şey yokken, aksine kazanacak çok şey varken yanlış zamanda kendini korumaya geçer. Kazanılmak istenen şeylerle korunmak istenen şeylerin terazisi çelişir.

Nitekim korunmak istenen şeyleri alaşağı edip yeniyi ve iyiyi kurma dürtüsü de bir pamuk ipliğine bağlı olarak ileri atılmaya hazırdır. Gözde bir perde vardır. Bu perdenin ilerisi insanlık, gerisi muhafazakarlıktır.

res-imagejpeg

İmge ve algı çağdaş sanatçının meselesini aktarırken kullandığı önemli repertuvarlar. Sen, eserlerinde imgeyi ve algı biçimlerini hangi bağlamlarda değerlendiriyorsun?

His ve duygu durumları içinde barındığımız bir odadır. Etrafımızdaki diğer enerji kaynağı olan odalarla uyumlanıyoruz. Yaşadığımız veya çalıştığımız yere göre daha panik, daha durgun, daha coşkulu veya daha karamsar insanlara dönüşebiliriz.

Bizler birer enerji üreticisi gibiyiz. Aynı zamanda taşıyıcılarıyız da. İletişim aracılığıyla kendi ürettiğimiz ve/veya başkalarından aldığımız enerjileri paylaşıp, birbirimize geçirip duruyoruz. Karşımızdaki kaşları çatık bir insanla veya panik içinde olan bir insanla ne kadar çabuk ve farketmeksizin uyumlanmamız çok şaşırtıcıdır. Sanat nesnesi olsun, gündelik hayat nesnesi olsun, buluntu obje olsun, beş duyuya kendini gösteren tüm varlıklar bir enerji kaynağıdır.

Göstergeler ve nesneler enerji yaydıkları sürece varoluşu değiştirip dönüştüreceklerdir. Kimi eserler mum alevi gibi zayıf bir nefes yayar. Kimi eserler insanın son dönemlerini alaşağı ederken, bazıları doğduğuna pişman eder. Freddy Mercury’nin seyirci ve sahne arasında yarattığı bir enerji geri beslemesinin enerjiyi giderek katlaması gibi.

Kimi eserler enerjiyi yayarak dağıtırlar, kimileri enerjiyi ortada yoğunlaştırıp da yansıtırlar. Kandinsky’nin varlıklardan yayıldığını söylediği “Ruhsal Titreşimler’i, Klee’nin ‘Olası Dünyalar’ı, Maleviç’in ‘Sıfır Biçim’ kavramı, hep algı ve imgeye dair açıklamalar sunuyor. Biçimi sıfırlamasam da azaltarak, eleyerek, bir tür yıkıma uğratırken, güçlü ve içe baktıran titreşimleriyle ‘Olası Dünyalar’ tasavvurları kurmayı amaçlıyorum.

Düşüncenin duyguya hâkim olduğu evrende, dünyanın büyüsünün bozulmasına dair çıkış fizik bilim insanlarından geldi. Karmaşık Düzlem sergisinin temalarından biri de Kaos ve Karmaşıklık Bilimiydi. Ben sanat dünyasının neden dünyanın seyrine dair etkili bir duyarlılık veya düşünce ortaya koyamadığını merak ediyorum. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyim?

Bence hiçbir disiplin kendi başında tümel idrak, yargı ve çözümlerde bulunamaz. Ortak tavır, manevra ve stratejiler oluşturamamamızın sebebi eğitim sistemimizdeki ayrıştırıcı tavırdır. Eğitim sistemi sağ beyin ve sol beyni ayırdıktan sonra, sanattan bilimi, spordan felsefeyi çıkardıkça ayn fanusun içinde farklı kabarcıklara bakıp duracağız. Sanat dünyası dünyanın seyrine dair bir tavır koyamaz çünkü piyasa ile işbirliği içindedir. İlk aydınlanma hareketi batıda kahvenin yaygınlaşmaya başladığı sıralarda doğmuştu. Dünya bazında asıl yenilik ve aydınlanma üçüncü nesil kahvelerden çok sonra, felsefi bir uyanışla gelecektir. Bunda hem sanatın hem diğer disiplinlerin ortak parmağı olacaktır. Çünkü kaostan sonra hep düzen gelir.

hidir roportaj gorseli 02

Gelecek planlarından bahseder misin?

Gelecek planlarım arasında, üretimimi takvimlerle daha da programlandırmak var. Mesela zaman ayırmak istediğim farklı seriler, geri dönmek istediğim geçmiş yaklaşımlarımı,  programlayarak gerçekleştirmek istiyorum. Fotoğraf çekimini, sosyal medyayı, websitemle ilgilenmeyi  ihtiyaç oldukça yapmak değil, haftada belli günlere sabitlemek gerek. Yine belirlenmiş bir zaman dilimini deneyimimi geliştirmeye, farklı malzemeler keşfetmeye, o malzemelerde ustalık sağlamak için çeşitli kurslara gitmek lazım…Tekrarlayan zamanlarda eskiz defterime bilinç akışı… Tüm hikaye ve yaklaşımlarım eskiz defterlerinde doğdu bugüne kadar. Okuma zaten hep var. Dijital eskizler, yeni projeler… Dilini bilmediğimiz canlıların yaşadığı yerlerin bir haritasını oluşturmak… Kafam patlayacak bir kazan gibi kısacası.

Diğer planlarım hep hayatımda büyünün doğallığını kaçırmadan yakalamak ve onu yaşama ekseni etrafında ilerliyor.

Kişisel bir kaç sorum olacak. Okuyucular için kendini kısaca tanıtabilir misin? 

Mimar Sinan GSÜ Resim Bölümü’nden mezunum. 2010 yılımı Universidad de Sevilla – Bellas Artes’te geçirdim. Yine MSGSÜ Resim Anasanat Dalı’nda yüksek lisansıma devam ediyorum. Bugüne kadar Soda, Anna Laudel Gallery, Merkür, Mixer, Casa Dell’Arte, Sevil Dolmacı Art Consultancy, Rem Art Space gibi galerilerle çalıştım. Biri Türkiye biri İspanya olmak üzere iki solo bir düo sergim oldu. Eserlerime Avrupa’yı kapsayan La Noche En Blanco’da ve İngiltere, İspanya ve Türkiye’de (CI) sanat fuarlarında işlerime yer verildi. Yazar Antonio Gala’nın vakfında sanatçı bursuna Türkiye’den seçilen ilk sanatçı oldum, geçen yıl da İspanya’da mültecilere destek haftasındaki panellerde konuşmacı olarak yer aldım. Moskova Bienali’nde gösterilen bir işte Rus ve Türkiyeli sanatçılarla birlikte yer aldım. Saatchi Art’ta One to Watch, Best of 2016 gibi seçkilerde yer almam eserlerimi ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, Avustralya, İtalya, İspanya, Tayvan gibi ülkelerde özel koleksiyonlara taşıdı. Şimdi Kadıköy’deki atölyemde üretiyorum.

Burada oldukça kişisel bir soru iletmek isterim. Tuvali baz alarak sanat üretmeyi seçmenin kişisel nedenleri neydi? Hangi olay ve an seni bu türden sanat üretimine sevk etti paylaşabilir misin?

Aslında ben daha bütüncül bir sanat eğitimi tercih ederdim. Lakin eğitim sistemi buna el vermiyordu. Dünyaya bakışımın temelinde renklerin birbirini itmeleri ve yüzey espası yatıyordu. Boya bir çok malzemenin yerini tutabilir olması resmi seçmeme neden oldu, lakin formu modl etmek veya sinema – müzik gibi süreçsel sanatlar da benzer seviyelerde ilgimi çekiyor. Bambaşka medyumlarla denemelerde bulunsam da kamuoyu karşısına çıkardığım eserler plastik sanatlar öğesi genelde. Diğerlerinin daha olgunlaşmaya ihtiyacı var. Sürekli bir gözlem ve gelişim halindeyim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s